MEDYA
C
M
Y
K SAYFA 12
D
r.
Orhan Koloğlu, basın tari-
himizi her yönüyle, derinle-
mesine inceleyen bir bilim
adamıdır. Yıllardır bu konu üzerinde
çalışmakta ve üretmektedir.
Bu çalışkan bilim insanı başka konu-
larda da eserler vermektedir. Adına
çıkartılan Orhan Koloğlu Armağanı
(İstanbul, 2009) onun bu yönü hak-
kında yeterli bir fikir verebilir. Koloğ-
lu’nun hızını yakalamaya olanak
yoktur. Basın tarihi konusunda bilinen
genel bilgileri yinelemez, ayrıntılara
iner, çözümler. Asıl önemlisi gazetele-
rin dediklerine ağırlık verir. Yazdıkları
ciltleri doldurmuştur.
Her yazdığı biz-
lere yenilikler ge-
tirmekte ve yeni
ufuklar açmakta-
dır. Basın tarihimi-
zin unutulmuş
birçok gazetesini
de o bulmuş ve ta-
nıtmıştır.
Basında ilan ve
reklam konusunu doğru okuyan da
Koloğlu olmuştur. Son yazdıkları ara-
sında üç ciltlik bir eser Osmanlı dö-
nemi basınını içerik ve teknik yönden
ele alırken kamuoyu kavramına da
koca bir cilt ayırmış bulunmaktadır.
Türkiye’de kamuoyu kavramı bu
kadar geniş bir açıdan belki de ilk kez
ele alınıp işlenmiştir (Osmanlı Basını-
nın İçeriği I; Osmanlı Basınının Tek-
nikleri ve Araçları II; Osmanlı’da
Kamuoyu III; İst. Üniv. İletişim Fakül-
tesi Yay., 2010). Burada kısaca bu
üçüncü eser üzerinde durulacaktır.
Kamuoyu, Young’un tanımından
yola çıkarsak “…genel çıkar sorunları
üzerinde bilinçli bir toplumun sosyal
yargısı…” olarak algılanabilir.
Her toplulukta elbette bir kamuoyu
vardır. Ancak günümüzdeki anlamda
kamuoyu tarihsel sürecin ürünü ola-
rak görünmektedir. Matbaanın icadı
bunun çıkış noktasıdır.
Fransız İhtilali bu açıdan çok önemli
bir açılımdır. Gazete, telgraf, telsiz,
radyo, televizyon ve internetin geliş-
mesiyle haberleşme ağı baş döndü-
rücü bir aşamaya ulaşır. Bütün bunlar
kamuoyunun oluşmasına ve gelişme-
sine büyük katkı sağladı.
Türkiye’de gazete, batıda olduğu
gibi toplumsal bir muhalefetin ya da
gelişmenin sonucu olarak ortaya çık-
mamış, devletin hak ve hukukunu Av-
rupa devletlerine karşı savunmak
amacıyla ortaya konulmuştur. Bu ga-
zetenin adı da II. Mahmut’un söyle-
miyle Takvim-i Vekayi’dir. Bundan bir
süre önce Mısır’da Vekayi-i Mısriyye
yayınlanmıştır ki bunun varlığını keş-
feden de Koloğlu olmuştur.
“Efkâr-ı umumiye” kavramını Cev-
det Paşa’ya borçluyuz. Bu, Fransızca
“opinion pubilque” sözlerinin Türkçe
karşılığı olarak düşünülmüştür.
Cevdet Paşa 12 cilt tutan tarihinin 6.
cildinden başlamak üzere ve Tezakir
adlı eserinde bu kavramı bol bol kul-
lanmıştır. Paşa, kamuoyunun siyasal
olaylar üzerindeki baskısını ve başarı-
sını vurgular.
Yeniçeri Ocağı’nın kolayca kaldırıl-
masını kamuoyu desteğine bağlar.
Hükümetlerin görevlerinden alınma-
sında ya da yenilerinin kurulmasında
da bu destek önemlidir. Fransız İhtila-
li’ni geniş ölçüde yorumlayan da Cev-
det Paşa’dır. Sièyes’in ünlü üçüncü
sınıf modelini de olumsuz bir not ek-
lemeden aktarır.
Dönemin aydınları, sözgelimi Sadık
Rıfat Paşa, evrensel insan haklarını sa-
vunur. Avrupa’da bunun geniş tutul-
masının “zihinler ifsad (bozacak)
edecek bir şey olduğunu” saklamaz.
Tanzimat döneminde kahvehanele-
rin kıraathaneye yani birer ga-
zete okuma salonuna
dönüşmeleri toplumsal bir de-
ğişmedir. Kahvehaneler sayı
olarak da artar. Binlerce kahve-
hanenin varlığından söz edildiği
gibi buralarda gazete bulundu-
rulması da “âdet” haline gelir.
Koloğlu, yeni kavramları oluş-
turan sözcükleri gazetelerden
titizlikle tarar. İlk gazetelerde
kamuoyunu anlatan kırk söz ya
da deyimin kullanıldığını sapta-
ması (s.68) ilginçtir.
Serbestiyet kavramı da öyle.
Politika zaten III. Selim döneminden
beri Türkçe’ye girmişti. Şinasi’nin ilk
özel Türkçe gazetesi olan Tercüman-ı
Ahval, halkın yönetim karşısında hak
ve ödevlerini dile getirmesi, “bir akıl-
cılık akımı bildirgesi” olarak yorum-
lanmaktadır.
Bir yandan başkentteki gazete sayısı
giderek artarken öte yandan taşrada
vilayet merkezlerinde matbaaların ku-
rulması ve “vilayet gazetelerinin çık-
ması” son derece önemlidir. Taşranın
“aydınlanmasında” bu vilayet gazete-
leri oldukça başarılı bir rol oynamış-
lardır. Bu yaşlı ve müzelik matbaaların
Kurtuluş Savaşı sırasında bile çarkları
dönüyor ve görevlerini yapmanın ra-
hatlığı içinde bulunuyordu.
Abdülhamit döneminde basın,
yurtiçinde sürekli olarak sansürün
baskısı altında tutulurken, yurtdışında
farklı bir gelişme yaşanıyordu. Bu da
yurtdışında bulunan Jön Türkler’in çı-
kardığı gazetelerdi.
Jön Türk basını Paris’ten İsviçre’ye,
Viyana’ya ve Kahire’ye kadar geniş bir
alanda etkiliydi. Bu gazeteler türlü
yollarla yurda sokuluyor ve Abdülha-
mit’e karşı muhalefetin gelişmesinde
önemli bir rol oynuyordu.
Gazeteler batıdan özellikle Fransız-
ca’dan sürekli yeni deyim ve kavram-
lar aktarıyor, ama öbür yandan da
dilin sadeleşmesine önemli bir kat-
kıda bulunuyordu.
Takvim-i Vekayi bu alanda öncülük
etti. Ancak dilde sadeleşme akımı özel
gazetelerin yaygınlaşmasıyla daha
büyük bir ivme kazandı. Sadrazam
Sait Paşa, devlet dilinin sadeleşmesi
için de çalıştı. Kendisi temelde gazete-
cilikten geliyordu. Sait Paşa, devlet di-
linin Türkçe olarak 1876
Anayasası’nın bir maddesi haline gel-
mesinde de önemli bir oynadı.
Babıâli bürokratları dilin sadeleş-
mesini pek istemiyor, hatta bunu “ga-
zeteci lisanı” olarak küçümsüyorlardı.
Sait Paşa, aynı başlık altında yazdığı
bir kitapta bunlara yanıt verir. Gazete-
nin de gazete dilinin de önemi ve de-
ğeri üzerinde durur.
İkinci Meşrutiyet’in duyurulması,
o zamanki deyimle hürriyetin ilanıyla,
basında tam bir patlama dö-
nemi yaşanır. Önce sansür,
doğrudan doğruya gazeteci-
lerin direnmesiyle kaldırılır.
Gazetelerin sayısı gün geç-
tikçe artar. Yeni yeni gazete-
ler çıkar. Bunların hepsi
uzun ömürlü olmaz. Taşrada
aynı coşku yaşanır. Tanin ga-
zetesi Tevfik Fikret, Hüseyin
Cahit Yalçın ve Hüseyin
Kâzım Kadri tarafından ku-
rulur.
Gazetenin ilk sayısında
Fikret’in ünlü Sis’i yer alır.
Halide Salih Edip çok farklı
bir telden çalar. Ülkeye “böyle
mukaddes bir kanun (ana-
yasa) bahşettiği için” Abdül-
hamit’in savunusunu yapar.
Halide Salih’in bu makalesi
Fikret’in Sis’ine bir yanıttır:
“- Kaç nasiye vardır çıka-
cak pâk-ü dırahşan? Çok na-
siye var. Âl-i Osmanın en
büyük fütuhatı yanında
donuk kalan böyle bir mukaddes
kanun bahşeden Padişahın nasiyesi
var ki bugün parıl parıl parlıyor.”
Diğer gazetelerde de sultan ve ordu
ön planda tutulur. Enver ve Niyazi
hürriyet kahramanı olarak yüceltilir.
Bu genç subaylar gittikleri yerlerde
birer kahraman gibi karşılanır.
Enver’in, İzmir’de karşılanması da
böyledir. Anayasanın yürürlüğe konul-
masında rol oynayan diğer genç su-
baylar da yüceltilir. Gösterilerin
giderek uzaması ve düzensiz bir hale
gelmesi üzerine basının “itidal” çağrısı
yapmasına yol açar ( Halit Ziya, “İti-
dal”, Sabah, 30 Temmuz 1908, sayı:
6769).
Çok geçmeden İttihat ve Te-
rakki’ye karşı Prens Sabahat-
tin yanlılarının Ahrar
Fırkası’nı kurdukları, Ali
Kemal, Mizancı Murat vb. kişi-
lerden destek aldıkları gö-
rüldü. Ahrar, İttihat ve
Terakki’nin kapitülasyonları
kaldırma girişimine karşı çıkı-
yordu (s.193).
Basının gittikçe yoğunlaşan
sorunlar karşısında ortak bir
paydada buluşmasına olanak
yoktu. Hatta basının kendi
içinde farklılıklar göstermesi, giderek
tartışmaların yazarların kişiliklerine
yönelmesi o zamanki deyimle “şahsi-
yat”a dökülmesi kaçınılmaz oldu.
Gerek Mütareke’de gerek Kurtuluş
Savaşı sırasında basının taraf tutması,
şu ya da bu safta yer almasında da bu
“şahsiyat” tartışmaları önemli bir rol
oynadı.
İkinci Meşrutiyet’te basın alabildi-
ğine çeşitlenmiş ve her türlü düşünce
akımına da yer verilmiştir. İzmir’de
yayına giren Köylü, inanılmaz ölçüde
yalın bir dil kullanıyor ve daha çok
köylülerle işçilerin haklarını savunu-
yordu. 1917 Sovyet Devrimi de gaze-
telerde geniş yer tuttu. Ancak bu
dönemde çıkan gazetelerin pek azı
yolun sonuna kadar gidebildi.
İstanbul’da İttihat ve Terakki’nin
sözcüsü konumuna gelen Tanin,
İzmir’de Anadolu ve Köylü gazeteleri
bunlar arasında sayılabilir. Anadolu’da
İttihat’ın İzmir temsilcisiydi. Bu dö-
nemde bir matbuat yasasının çıkması
da üzerinde durulması gereken bir ko-
nudur.
Orhan Koloğlu, Cumhuriyet’in ilk
yıllarındaki gelişmeleri de çabucak
gözden geçirmektedir. Cumhuriyet’in
kuruluşunun 100. ve demokrasiye ge-
çişimizin 65. yılını algılamaya hazır-
landığımız sırada “kamuoyunun
evrensel düzeyde ne derece bilinçli
hale geldiğini araştıracak olanlara geç-
mişin mirasını” açıklamaya çalışmıştır.
Atatürk’ün uyguladığı devrimci yön-
tem de ana hatlarıyla açıklanmıştır.
Toplumumuzda kamuoyunu evrensel
ölçülere uygun hale getirme çabaları
da çok partili yaşama geçildikten
sonra gündeme gelmiştir. Evet, uzun
süre “efkâr-ı umumiye” olarak kullanı-
lan deyim bugün yerini biraz farklı bir
içerikle “medya”ya bırakmıştır.
EFKÂR-I UMUMİYEDEN MEDYAYA
Prof. Dr.
Zeki ARIKAN
TANİN
TAKVİM-İ VEKAYİ
Ka em
12
KASIM
2013